Önce; anlamını yitirmiş renksiz tüm ayların harflerini elimdeki samur fırçaya ekledim, sonra da ömrümden akıp giden Maritsa ırmağına...12’li sulu boya kabımdaki her bir renge tek tek sürdüğümde onu, belki de anlamalıydım, az sonra yanıma gelecek olan o kadının renginin siyah; adının da Acquarella olduğunu. Ardımda bıraktığım onlarca 12 ayın yorgunluğuyla, Plovdiv kentinin herhangi bir yol kenarında kaldırıma oturmuş ne düşündüğümü ayırt etmeye çalışıyordum.
Bulgar kırlarını Ahmet Haşim’in anlattığının ötesinde bilmişliğim yada görmüşlüğüm de yok aslında. Belki de bu yüzdendir, bir gece yarısı Dorlion kentini ortadan ikiye bölen haki renkli, saki tadında bir ırmağın bana hissettirdiği şimendiferli sergüzeştin yalnızlığı. Rayların arasında bir makas kararsızlığı. Ne yöne gideceğini bilememek.Sakil!!!
Altından çok suların geçtiği bir köprünün üstünde, sıcak bir elin ellerinin arasından kayıp gitmesi gibi balıkçıl bir heyecanı örselemek.Hakir!!!
Ölü denizin bulutsuz ve bol yıldızlı bir gecesinde kendi cesedinin karaya vurduğunu görmek kadar gurur kırıcıyım. Lakin hiçbir cinayet dosyasına adımı yakıştıramıyorum. ‘’Katil de bensem maktül de ben, gelmeyin o zaman üzerime, uzak durun benden’’ demekle yetiniyorum. Kana bulanmış bir dolunay kadar harika bir resim arıyorum.
Örneğin; Mazandaranlı, iri gözleri sürmeli,ressam bir Acem kadının eli değmemeli bana. Renklerimle oynamamalı. Ben Ömer’in yolculuğunu gerilerek okumamalıyım. Aklıma ve kızıla kaçan çöllerin sıcaklığını hissetmemeliyim tenimde. Çatlamamalı ar damarım kuruyan topraklar gibi.
Stalingrad’da neden mavi bir casus olayım ki? Güney pasifikte sarı bir Lima yanığı? Ya da Avignon festivalinde kırmızı bir tiyatro perdesi? Neden olayım? Mavi. Sarı. Kırmızı. Hadi Paul Dussap veya Guatelli’nin piyanosunda yarım sesli siyah bir tuş olayım da, biri de bana şu beyaz notaların nasıl dile geldiğini anlatsın. Musika-i Humayun’da hicazlaşmak kolay. Sizi Budapeşte Çigan Senfoni Orkestrasında görmek isteriz.
Çok renk var. Çok şehir… Ve en başta bahsi geçen Acquarella yanıma gelir: -Geldim -… -Sen bu kente ait değilsin -… -Seni İstanbul’a götürmeye geldim Ve İstanbul. İstanbul artık bende yorumsuz.
Evet.Kah güldük kah eğlendik.Şimdi biraz beyin ve uzuvlarınızı açma zamanı(alakam yok aq dur hele dur bak nelerden nelere ulaşcam fgsdşlkghsşdkgjsh) Heh..öle panolara efendime söyliyim etiketlere felan zırvalamak kolay..şimdi görecez gerçeği..zamanın büyük filozofları hayatlarında matematiğe ve geometriye büyük önem vermişlerdir..Hepsi feylesofluklarının (feylesofluk şskdjghskdhg fonetiği kulağa komik geliyör) yanında büyük birer matematikçi ve geometricidirler..evet geometrici aq ne var..şdsakgjhsşdkjgh) heah örnek de verelim..bir aristotales olsun efendime söyliyeyim bir platon olsun ki ben kendisni eflatun renginden dolayı da çohseverim -ama devlet'ten burada bahsetmeyeceğim korkmayın- sonracığıma pythagoras var var eukleides var hipotenüs var...sşdkljghşskdghyok lan yok hipotenüs yok aq bi de bizim liseden cemil hoca var..tabi o da büyük feyloefotu..ilk derste -yeaa akşam olsa da eve gitsek diyip bütün morali motivasyonu sıfırlardı aq..şdfkjghfdş heh..konuyu dağıtmayalım..var oğlu var yane..şimdi asıl konumuza gelelim..neymiş??demek ki matematik geometri felan bunlar önemli şeylermiş..şimdi türev bilmeyen bir kızla benim ne muhabbetim olabilir ki..sana olan hislerim artarak azalan bir gragikte seyrediyor bebişim dediğim vakit o kız bundan bir mana çıkartabilmeli..dimi ama.. şimdi; ekte gördüğünüz geometri sorusuna bi kere erkekler ve istanbul dışındakiler litfen hiç ilişmesin ildskghsdjklghsşkdgh ama istanbulda ikamet eden veya istanbulda ikamet etme ihtiamli olan veya günü birlikte de olsun gelir giderim diyen bayan arkadaşlar varsa lütfen sorunun üstünde biraz kafa yorsun..takıldıkları yerde yardımcı olacağım sözünü verdiğim gibi bu soruyu çözen ilk 5 güsel bayan arkadaşa iki kişilik de sinema bileti sözü veriyorum..şart şurt yok..tek şart var şsdkjghşskdjghs o da iki kişilik ya hani sinema bileti..biri benim diğer çözen gizel arkaaşın..şksdgjhşsdkjhgs hayde kolay gele matematik geometri bilmeyen kızla ne işim olur yeaaa
Soru
uyandığımda, kısık gözlerimin arasından kapanan rüya kapısının arkalarına bakmaya çalışıyordum..çatık kaşlarımla yine hoş gelmemiştim dünyaya..ve çoraplarım ayaklarımdaydı..ve dişlerimi fırçalamak istemiyordum.. herkes vardı rüyamda..işte hep düşlediğim o an…ve lanet olsun ki gece, yine bin bir sancılı düşüğe gebe.. hep aynı şeyi görüyordum sonunda…bir deniz..denizin ortasında dar kahverengi bir yol…kimse yok..ve ben o yolun tam üzerindeyim..kara gözükmüyor..korkuyorum..fırtına yaklaşıyor..korkuyorum..bir balık zıplasa çalacak tüm düşlerimi.. bi karar vermeliyim..her yerim ıpıssız…denizin ortasındayım işte..ve dar kahverengi bir yolun üzerindeyim…ne yöne gideceğimi bilemiyorum..fırtına yaklaşıyor ,balıkların iştahı bugün bana dert oluyor, korkuyorum.. kahverengi yolun biri yalısı ovalara gidiyor..biri istanbula…bir ucu çocukluk bir ucu genç bir karmaşa..bitkin.. Şimdi bi karar vermeliyim..ya düşünceli ve toprak yanaklı bir ünlem olmanın zamanı yada ağır bir noktalı virgül hasadı..ya sayılardan fırlama bir 9 ya da kibirli bir 7..ya curcuna ya karmaşa ya korku ya heyecan..ya sen bugün renklerden maviye çaldığımı göreceksin, ya onlarca kadının gönlünü nasıl çaldığımı,ya kahır ya huzur ya yorgun ya mutluluk..ama hiç bir zaman bu yazının matematiğini çözemeyeceksin..ya iddialı olacak o dar yolda bir yöne koşacağım ya da bugün önemsiz bir kaya balığına meze olacağım.. sırf bu yüzden sana hicaz makamı çaldığımı hiçbir zaman fark edemeyeceksin..
hepimizin hastalıkları vardır.evet abi benim de var kabul ediyorum..ben bir şeyleri atamıyorum..ne olursa olsun..şimdi yatağımın altını biraz karıştırsan neler çıkar sana bir özet geçeceğim..evet yatak bazalı..ters kronoloji yapıcam..yolculuğa hazırsan arkana yaslan ve sadece oku..bu bir sergüzeşt..ve şimdi seni bunun içine dahil ediyorum.. 2006 paris,milan,nivyork,Seattle,wrangell,ketchikan uçak biletleri..(taam biraz aktarmalı gitmiş olabilirim ne var aq, hem taharet musluğu olmayan her ülkenin tuvaletinde sigara içmişliğim de var) alttaki paragrafta alt yazı yoktur..bilmeyenler bilenlere soruversin.. paychecklerim,prepaid phone kartlarım,super motel general managerı cindi davis’in kartviziti,q treni müptelası astoria tutkunu chine kop’un metrocardları.. sonra yolda yazılmış yazılar..çok severim lan..geri dönüp baktığımda aslında ne kadar emo bir insan olduğumu hatırlatırlar bana..bir örnek: ""aşk kayar gider kirpiklerimin üzerinden şarkı olur yağar şakır şakır denizlerine"" ildghkilsdhgisdhg 2005 insan hakları evrensel bildirgesi cep kitapçığı..basım yılı 2004- ankara..nerden elime geçmişse aq insanlıkla alakam yok halbuse..ama okumuşum..sonracığıma bir adet ciklet..ingilizce öğrendiğim kelimeleri yazdığım bir teksir..bi de cümle içinde kurmuşum hadi buyur isldkghisldhgsidh forgetgul: unutkan..cümlesi: sorry i am so forgetful nowadays fascinate:büyülemek..cümlesi:i was fascinated accomlplish:bitirmek,başarmak cümlesi: i accomplished that job idskghildshgilsdkhg ve o yılların emo sözü: Anlamıyorum seni ben,yırt göğsümü çıkar aşkını içimden (lan çocuk anlamıyo işte aq ne zorluyosun alalaaa) 08.05.2005 fitaş sineması-çevirmen.. bileti kesen: yasin..yasin şimdi nerde? 08.05.2005 fitaş sineması-rehine..bileti kesen:Hayriye (ogün içinde iki filme gittiğime göre ertesi gün intiharı planlıyor olabilirim,acaba Hayriye umrumda mı?)
2004 24.03.2004-fitaş sineması-mustafa hakkında her şey..bileti kesen:vay aq yine yasin lan..ilkdhsdlhgs 16.04.2004-fitaş sineması-kelebek etkisi bileti kesen:Ayşegülü daha çok merak ettim.. 09.05.2004-fitaş sineması-van helsing.. bileti kesen:mert (hep erkek aq) 18.05.2004-fitaş sineması-kelebek etkisi.. bileti kesen:seda..seda bi de kardiyolog falan olmuş aq..o zmnlar part time çalışıyomuş..alskjhşasghaş..bu kelebek etkisi filmini 3 defa sinemada izledim bu arada..böyle de manyak bir adamım..zaten şu dönemde deprasyonda olduğum anlaşılıyor..sinemaya da tek giderim.. yılın emo sözü: bunu yazamayacağım lan..çok emo.. 2003 09.03.2003-Ankara’ya sırf kahvaltı etmek için gittiğimiz zamanlar vardı....yanımda kankam ..otobüs kalkarken ne yazmış hemen bakalım: Otobüs kalktı..çığırtkan çığırıyor bas bas..paranın sonu kağıt oldu bizdeki demirdi.. seninle uzaktan istanbulun ışıklarına bakıp Ahmet kaya dinlemek de güseldi lan..sen benim hiç bir şeyimsin dediğinde çocukken ağlamak..şimdi çocuğun var..kankalık hep biten bişey..ve biz görüşemiyoruz bi de şunu yazmış: cumartesi istanbuldan artmışız Pazar sabahı ankaradayız Mavi bir sabah kokuyor Biz yazdan kalma güneşli günleri anmaya gelmişiz(yaz aşkı işte bi kere de anlayın lan) Başka şehirde yar aramıyorduk da yaralarımız kan revan 18.03.2003-yenikapı Yalova feribot hattı yolcu bileti..yalova…o feribotta hiç deniz kızına rastlamadım..kankam hep rastladığını söylüyordu ama ben rastlamadım.. 27.04.2003-nilüfer turizm yolcu bileti..izmire yolculuk..garip..bana yazılan sayfanın birinci cümlesi şu: Uyuyorsun!!! Neden kapıyorsun gözlerini,aç lütfen,ÜŞÜYORUM!!! Bişe diyim mi?cidden hepimiz garibiz lan…
Neyse işte daha yüzlerce böyle şey var aq benim yatağın altında..ben aslında bunlardan bashetmicektim de lan..
Yıl:27.09.1996..hayatımı değiştiren adam..edebiyat öğretmenim..türk filmi gibi oldu lan..neyse..okula yeni gelmiş..ilk dersleri falan..ve bize kompozisyon yazdırıyor..işte şok şok şok..chine kop o belgeyi açıklıyor İlsdkghisldhgisldhgisldhg Benim hayatımda yazdığım son kötü yazı bu idi..sonrasında bu adam bana sihir falan mı yaptı bilmem ama bir daha ne bu kadar boş bir yazı yazdım ne de bir paragrafı yarım bıraktım..salyalar saçarak gülmek isiyorsanız işte o belge..okuyun ve gülün aq..ben hala gülüyorum.. ilsdkhgilsdkhgisdlhgisdhgid
bir de vatan millet yapmışım..ldkhglsdhgisdlhg çok güldünüz dimi..şimdi ağızlarımızı toparlayalım.. asıl ilginç olan şey şu idi..ben bu belgeyi 99 depremi sonrası okulun arşivinden çıkarılıp bahçeye konmuş ve atılması muhtemel o yığının içinden buldum..ben ve 30 civarı arkadaşımın o gün aynı saatte aynı derste yazdığı tüm kompozisyonlar elimde..acaba şimdi nerdeler? içlerinden bazıları hiç yok..
9 yorum var - 27 Ağustos 2008 22:22
"Eksi 7 derecede okunması gereken bir yazıdır"
Bu yılbaşında ben, hikayelerimden aşırdığım ''bir milyonlukları'' cebime atıp balat sahilinde olacağım. Bir de rol biçeceğim kendime en afilisinden. Galata köprüsünün kalabalıklığına inat bu filmde Unkapanı köprüsünün yalnızlığını ben oynayacağım. Cibali'ye basan ayağımda geçmişime yedi gemi uzaklıkta, denize bir adım kala duracağım. Boş bir zeytinyağı tenekesi bulacağım. Bir kaç parça odun kıracağım ve tenekenin tam kalbini onlarla dolduracağım. Kırık ahşap hayallerimin canını o gece cayır cayır yakacağım. Beni son bir kez ısıtmalarına göz yumacağım. Bir şişe kırmızı şarap alacağım en ucuzundan. Çıkması daha masraflı olacak içmesinden. Gecenin sonunda bileceğim ki sarhoş olacağım. Külleri uçuşurken hayallerimin, yıllardır kalbime istiflediğim bütün umutları bağıra bağıra istifra edeceğim. Uzaktan Galata'nın ardına saklanmış Beyoğlu'na bakacağım. Sevinç çığlıkları atarken ve geriye doğru sayarken yağlanmış enseler, bir zamanlar onlardan biri olduğumu hatırlayıp duraksayacağım. Beyoğlu kazanacak bu saklambaç oyununu. Pis kahkahaların eşliğinde böylece sobelenmiş olacağım. Ve bileceğim, hiçbir zaman çamlak çömlek patlamayacak bu oyunda. Bir sarhoşun bir noktaya öylece kilitlenmesi gibi dibimde beliren karabatağa kilitleneceğim. Denize daldıktan sonra nereden çıkacağını tahmin etmeye çalışmayacağım. Nerede olduklarını umursamadığım kara ve batak kadınlar gibi onu da öylece unutacağım. Yanıma bir kaç şarapçı gelecek.. Cebimdeki bir milyonlukları çıkartıp onlara uzatacağım. Hayallerimin etrafına dizilecek her biri. Zeytinyağı tenekesinin tam kalbinde artık hırlamaya başlayan bu yangının ateşi yüzlerine vururken , bir hengame patlatacağım ve hepsine tek tek aşklarını anlattıracağım. Şişeler boşaldıkça cebimdeki ağırlık hafifleyecek. Kırmızılaşmaya ve şişmeye başlayacak burnum yavaş yavaş. Şarapçılar kadar sevimli olmaya başlayacağım. Aşkı ve yalnızlığı bir şarapçının elinden yudumlayacağım. -''Abi'' diyeceğim sonra.. ''Bilmiyorum neden böyle olduğunu..'' Senden bahsetmeye başlayacağım. Anlattıkça bocalayacağım.. Artık kaybolmaya başlayacak yamulan suratımda tüm sözcükler. Anlamsız uyuşmalarla anlatmaya çalışacak yüzümdeki her sarhoş ifade. İçimde harlanan yangının ateşi bir savaşa tutuşacak önümdeki hayal yangınlarıyla. Ağzımdan ve yüzümden toparlayıverip her şeyi, elini omzuma koyacak şarapçılardan en ehl-i keyfi. Gözlerinin içine bakacağım. Ve anlayacağım. Aslında onun içlerinden en ızdıraplısı olduğunu. -''Evlat'' diyecek ve gözlerini bana dikecek. Parkasının cebinden uzunca bir ip çıkaracak. Birkaç saat sonra ipin ucunda sallanacağını anlatacak bana tek bakışıyla.Gözleri dolacak ama ağlamayacak. Ve bana soracak -''Nerede kaçırdın sen hayatın ucunu?'' Orada öylece donacağım..Yığılmaya beş kalacak..Ve dört..Ve üç..Ve iki..Ve bir..Önümde yanan ateş sönecek. Külleri yüzüme değecek. Tüm yaşantım aklıma dizilecek. Havai fişekler gökyüzünü delecek. İki yılın arasında sıkışıp kalacağım. Doğumum ile ölümüm arasında kararsız kalacağım. Artık ''bir milyonlukları'' hikayelerimden değil, sizin aşağılık ceplerinizden aşıracağım. Hayyam'ın şiirlerinden hortlayacağım. Evet ben..Ben, bu yüzyılın en büyük şarapçısı olacağım. Ve aşkı, ve yalnızlığı, ve şarabı, benim elimden yudumlayacaksınız.
5 yorum var - 25 Ağustos 2008 21:54
Yalnızca paragraf başlarını büyük harflerle yazmak dahi sancıtıyor beni...Gücüm yok...Bu yüzden bitmiş dahi olsa her cümlemin sonunda üç tombul nokta...Anlamsızlıklar arasında gidip gelen her geminin kaptanıyım sanki...Seyir defterimde bir sonraki seferde uğrayacağım hayal kırıklıkları...Bayrağım garip garp bir şarkının ucuz notaları gibi salınıyor sonbahar gecelerinin kuru kandıran soğuk rüzgarlarında...''Ne cümle kurdum be'' diyorum kendi kendime...Islak buruşuk ellerimle tayfalarıma istediklerimi emrediyorum...Her türlü adilik içinde hayat buluyorum...İşte o zamanlar da en fazla paragraf başlarının başlarına büyük harfler kondurabiliyorum...
Bir an olsaydı şimdi...Deniz alıp götürseydi altımdaki gemiyi...Mevsim değişseydi...Yaza kaçan bir ilkbahar olsaydı hatta...Seyir defterimin üstünde iki büklüm deniz üzeri sürüklenseydim...Gündüz olsaydı bir de...Hiç kızarmamış yüzüm kızarsaydı saatlerdir altında uyuya kaldığım güneşin...Tayfalarım güneşin üstüne oturup beni izleselerdi...Bana acıdıkları an yüzümün rengi.........
Bilmem kaç ortalı çizgili seyir defterimin hiç bir zaman tam anlamıyla atmayı başaramadığım paragraf başlarında,kırmızı kurşun kalemimle çizdiğim hayal kırıklıkları eriyor şimdi... Ondan mı dersin?
Denizde yüzen her kırmızı balığın hüzne boğulmuş titrek bakışları,yalan mıdır...?
8 yorum var - 25 Ağustos 2008 00:20
Gri parlak ıslaklıklara basa basa vardım Nur-i Osmaniye'den Bab-ı Ali'ye.Dingin müphem birikintiler biriktirdim baş ucumdan aşağı.Geçerken yanından küfürler savuruyordu bir neyzen.Kimseyi fark etmediği gibi beni de fark etmiyordu. Ve ben, büyük şehrin küçük aşığı.Bir masa kurdum Dersaadet'in orta yerine.Sokakğın göbeğinde bir masa.Hemen arkasına bir kapı koydum.Belki tek olduğum için sek doldurdum rakımın bardağını ve oturdum masamın kapıdan bozma eşiğine. Dört bir yanımdan insanlar geçiyordu ama kimse beni fark etmiyordu.Neyzenin sesi uzaktan uzağa, gri parlak ıslaklıklara bulana bulana bana kadar geliyordu. Sonra gök gürledi aniden.Gri ne kelime heyhat! Zifire bulandı gökyüzü.Bu kin, bu öfke nedir diyordum kendi kendime, koşan insanlar takıldı gözüme.Ve bağırdım tok cengaver sesimle: ''Yaptıklarının arkasında durabilenler böyle üşüşmezler bir yerlere,kedi görmüş fareler gibi koşmazlar,kaçışmazlar.Bre ahmaklar...'' Kimse duymadı. Arkama yaslandım büyük bir huzurla.Boşalan gökyüzüydü ama ben rahatlıyordum.Rakı bardağım doluyor ve o an sanki her yer beyaza bulanıyordu.
ve bir kadeh, ve iki kadeh, ve üç kadeh, ve dört, ve beş, ve altı, ve yedi...
Artık kadehler de gökyüzü de yorulmuştu.Nefes nefese kaldıklarındaysa ben sarhoş olmuştum.Arkamda duran kapı çaldı nihayet.Ayağa kalktım,kapıyı açtım.Tevfik'in sesi hala kulaklarımdaydı yada senin şu ana kadar neyzen bildiğinin... Ve ben, büyük şehrin küçük aşığı.Bir masa kurdum Dersaadet'in orta yerine.Hemen arkasına bir kapı koydum. Olanlar aynen anlatıldığı gibi oldu. Kapı çaldı. Kapıyı açtım. Ve mutluluğun kapısının eşiğinde -Dersaadet'te yani- ben, yeni bir hikayenin içine, bir sarhoşun düşmeye meyilli gövdesiyle sendeledim ve düştüm.Ben düşerken düşüm ayaklandı.Çünkü kapının ardında…
17 Kasım 2007
İstanbul’da ‘Ve’ kadar hoş ya da ‘Ne’ kadar boş Sefil ve eski bir İspanyol meyhanesi İçmek, ve deli gibi sarhoş olmak için Gerekmez burada Hiçbir sersefilin İspanyolca bilmesi
Yalnızca sandalyeler Ya da masalar değil Herkes harabe bu meyhanede Şimdi saati geri alıyorum Korkmayın!Fazla değil Yüzyirmialtı yıl kadar önceye Umurumda mı sanki Ne de olsa Çaresizlik bana değil, Yelkovana akrebe…
İşte gözlerimin önünde Zamansız Ve kırık Ve ahşap Ne kadar ‘ben’ gibi sandalye varsa Üç ayaklı ve şapşal Onarılıyor ansızın Onarılamayan yüreklerin Tam ortasından Vernik kokusu taşmaya başlıyor Ve keskin ve miskin Yüzlerce muhabbeti içine gömmüş Sarhoş kusmuğu masalardan
Kapıdan içeri İspanyol bir kadın giriyor Yada her güzel kadın o an biraz İspanyol oluyor Net hatırlamıyorum Sanırım biraz sarhoşum ‘Ve’ kadar hoşum ya da ’Ne’ kadar boşum Adım gibi biliyorum Bitmez tuşları bu akordeonun Korkarım Ben bu iki dörtlük tangonun Tam ortasında kaybolurum
Şimdi düşünüyorum Acaba diyorum Bu İspanyol meyhanesini Ve içindeki tüm velveleyi Şimendiferlere doldurup Taşıyabilir miyim yüzyıllar sonraya Kolera mahallesine yakın bir yerden İlk makasta raydan çıkıp Galata gibi Ya da külhanbeyi bir Galatalı gibi Diklenip boğaza Kafa tutabilir miyim İstanbul’a? Yıl binsekizyüzseksenikide Tekrardan doğabilir miyim?
İspanyol meyhanesinde İçiyorum ayılıyorum Doğuyorum ölüyorum Bu yüzden; İpince bir gramofon iğnesi Değse şimdi yüreğime Ne çalar bilemezsin Nasıl merak ediyorum
yelkenleri birbirine katan bir rüzigar arsen lüpene taş çıkartan hırsız martılar yoksa sirkecinin hayrdarpaşayı araklaması mıydı olay beni kararsız bırakan okyanusların ortasına olmasa da boğazın ortasına hapsolan ve değmeden geçen bir rüzgarın adıdır esintisi bile ağrıtır gezintisi dahi sancıtır
gözlerini akıtsan deniz olur rüzgar olsam ağlamayı kesersin
haki etekler giydirdiğim tüm vapurların ağızlarında küstah bir şarkı var şimdi raks ediyorlar İstanbul’un sabahçı kahvesi alargalarında
sandalda bir balıkçı haki etekli hiçbir yosma vapurun kahpe gülüşüne aldırış etmeden 70’lik bir rakı açıyor gecenin ortasına
sonra bağıra bağıra geceye ağlıyor ve bıçak çekiyor pullu elleriyle balıklar can veriyor hayatının yosma hakisi ve etekli kadınına sesleniyor avazı çıktığınca: ‘’zayi etmek istemezdim seni satır aralarında ah olup düşeydin keşke geceme yada ay olup doğsaydın mutluluğu yakalamak için en güzel ağlarımı ve anlarımı kan ve pul içinde ellerimle senin için örseydim hayata şimdi sensiz her şeyin maskarasıyım elimde tütün yanığı ve pul ve kan dudağımda kekremsi bir acı anlasana seni düşünüyorum ulan seni düşünüyorum kahrolası’’
5 yorum var - 02 Ağustos 2008 21:53
Evin içi karanlık.Dünyanın bir ucunda, batan güneşin son ışıkları,sancılı bir kavis hamlesiyle senin öyle sebepsiz ve kimsesiz durduğun karanlık antrenin tam ortasına,her yere çarpa çarpa acıyarak ve kanayarak ulaşıyor.En son yüzünde patlıyor.Şimdi alnındaki çizgileri ilkokulda eline aldığın ilk çizgili deftere benzetmenin tam zamanı.Bir tek günahkar ellerinde kırmızı kurşun kalemin eksik.Karanlık artıyor.Ve sen hiçbir şeyi kırmızıya boyayamıyorsun. -Korkuyorsun değil mi? Bu; kızıllığını kaybetmeye yüz tutmuş bir akşamın zifiri geceye yolculuğudur. Önünde dökme çelikten bir kapı. Sen;yüzündeki satırlara şimdiye kadar neler yazabildiğini,kaybettiğin ve şaşırdığın paragraf başlarını,üstüne atılan parafları düşünürken, güneş de tamamen battı.Şimdi binanın içine giren adamın bastığı düğmede bir otomat orgazmı ve kapının deliğinden süzülüp yüzüne vuran yapay,yapışkan bir aydınlıksın. -Korkuyorsun değil mi? Sigarasını yakmış binanın ışığı da vurmuyor artık karanlık antrenin ortasında durmuş senin yüzüne.Gözlerin etraftaki nesneleri zor seçiyor.Hayatın boyunca gözlerin pek de iyi görmemişti zaten.O yüzden tüm fırsatlar eline bile değmeden bir yerlerden kayıp gitmişti.Binanın geceleri uğuldayan havalandırma boşluğuna bakışın, senin de oradan kayıp gitmene mani değil.Karar veremiyorsun.Uğultu içinde ölmek en güzeli halbuki. -Korkuyorsun değil mi? Arkanda duran kör oda kadar ruhsuzsun.Sana ait olmadığını düşündüğün her şeyi ve herkesi içeri doldurmuşsun.Bu resmin içinde ölmek en güzeli sanmışsın.Uğultu sanmışsın her şeyi,her şeyi uğultuya boyamak istemişsin, ama yanılmışsın.Farkına varamamışsın, uğultu ile hengame arasındaki farkın. -Korkuyorsun değil mi? -Senden önce ölenler ile kaderimi birleştirebilecek ve hengameyi uğultuya çevirebilecek kadar cesurum.Seçim bana ait.Dokunduğum hiçbir şey eskisi gibi kirlenmeyecek,sen hayatımda olmadığın sürece.Anlayacağın korkmuyorum.Ve şimdi sıra sende.Ya uğultunun içinde bir yer bul yada kör odada kendini asmış bir hengame ol.Pekala..Şimdi ben soruyorum.N’oldu?Korkuyorsun değil mi?
tabiki erkekler de büssürü çeşide ayrılır..her ne kadar çoğu kızımız bizi hayvan yerine koysa da inanki herkes kadar insanız..istisnalar da kaideyi bozmaz zate..yeterki erkeğin belli ettiği amacı ve yaptıkları uyuşsun..nesse.. ben direk konuya giricem şinci halk rasında pij olarak tanımlanan erkekler de kendi içinde ayrılır..şimdi pij var pij var ama demi.. biz,ortamda tanışıklığı olduğu herkes ile çok rahat iletişime geçen ve fakat tanımadığı,misal yolda gördüğü kadınlarla konuşamayan tipleri inceleyeceğiz..ve irdeleyeceğiz.. şimdi bu arkadaşlar ne kadar sosyal ve pij gözükseler de tanımadıkları bi kızla ilk defa konuşacaklarını kafalarında kurguladıkları an dahi feci şekilde adrenalin salgılarlar..onları o halde görmek onu tanıyan ve kendisine çektirmiş kızların en büyük kozu olabilir aslında..bi de bu tür erkekler: taam lan bu kez konuşcam sikerim böle işi diyip kafalarında yüzlerce skript oluştururlar..ama her defasında ağızları kurur,nefes alışverişleri değişir,kalbi hızla atmaya başlar falan filan..güzel kızcağızımıza a bile diyemeden orda öle apışıp kalır,nutku tutulur ve olay yerini terkeden bu afet hatuna umutsuz gözlerle bakakalır..kız gözden kaybolduktan sonra bir de olağnüstü bir cesaretleri gelir ki sormayın..hemen şu cümleler başlar: lan şimdi karşıma çıksa şerefime konuşurum heaaa felan tarzında..ikinci bir karşılaşma çoğuz zaman gerçekleşmese de tam tersi olsa yine aynı olaylar zinciri tezahür eder.. öze indiğimizde bu erkeklerin bilinçaltında reddedilme korkusu görülür.. aslında bu reddedilme korkusu bir kaç hoş olmayan öğeyi de içinde barındırır..cinselliği veya buna benzer herhangi bir özgürlük öğesini kendi içinde,olması gereken zaman diliminde çözüme kavuşturamamış bir toplumun hede hödö kaynaklı bazı reaksiyonlarıdır bunlar..kadın korkar..haklıdır da çoğu zaman..yol üstü tecavüz senaryolarının psikopatlarından tutun da ''waaaşşş yavrum hepsi senin mi'' diyen sokak haylazlarına kadar hepsini bi aklınızda canlandırın..yetinmeyin ve tüm bunları aklında canlandıran bir kadının yanına giden masum pij bir delikanlının kadının cıngar çıkarmasından korkma durumunu da aklınızda canlandırın..bu bir döngü..erkek öküzleştikçe kadın inekleşir..işte reddedilme korkusunun altında bunlar da yatıyo olabilir..durum çok teknikleşti..yani burdan devam etsem daha bisürü şey sölering.. özetle: boğaziçi köprüsünün üsküdar ayağından birlikte otobüse bindiğim kız çok güzeldi aq yaaa ve ben konuşamadım kafama sıçiim lan şimdi karşıma çıksa şerefime konuşurum heaaa
şaka bi yana.. bugün otobüsle bir yerden bir yere giderken (hiç ipucu vermiyorum yalnız) yolda bi hastanenin üzerinde böbrek nakli yapılır gibin bir yazı gördüm..şimdi direksiyon dersi verilir tarzı bir söyleme benzerliğinden dolayı abidik gubidik espriler yapmayacağım..neyse ben o yazıyı görünce şey dedim kendi kendime..''lan hep bağışlıcam bağışlıcam diyorum organlarımı ama bi bok yaptığım yok..eve gidince bizimkilere tembihliyim de ölürsem bağışlasınlar falan'' hani şey gibi bişey de değil ki..lan hastalanırsam ilaç kullanırım..hastalanırsam doktora giderim falan..yani bunda ölürsem bağışlarım diyemiyosun haliyle.. neyse otobüsten indim..bi yerde bi işim var onu halledicem(ümitlenmeyin olm adres vermem aq) neyse tam bi meydandan geçiyorum..anam o da ne..iki hemşire abla stand kurmuş..organ bağışı kabul masası..Allahım dedim var bu işte bi hayır..neyse ben ordan geçtim gittim..işimi hallettim..otobüse binmek için durağa gitmem gerekiyo..dalmışım..önümde iki yol var..sen git durağa giden yola değil öteki yola gir..yine hemşire ablaların standının önüne çıktık mı..taam dedim yeaaa.. neyse gittim ablalara: -ee abla nası yapcaz şimdi organ vardı da bende çok temiz.. abla bi panikledi..yaa işte sabahtan beri burdayız falan..ilk defa sen geldin dedi..ben de bi kabardım tabe.. -ne demek abla vazifemiz:)) neyse ben form dolduruyorum..bi adam daha geldi o da doldurdu..ayağım da uğurlu geldi demek ki..güzel oldu..neyse verdik gitti..annem bi ton fırça attı evde o ayrı..yok efendim organ mafyası şimdi senin peşine düşerse falan filan bi dünya anne şeysi işte..canım benim seviyo oğlusunu tabe.. şimdi özetle harbiden..öldükten sonra toprağa güzel gitmenin ne anlamı var ki..kalbim,akciğerim,karaciğerim,böbreklerim,gözlerim olmasa ne olur..en fazla namazımı kıldıracak imam amca görür yani beni..merak etmeyin..siz öldükten sonra öyle pek kimse görmiyor yane..organ yetmezliği olan bir sürü insan var..ve bu insanlar ciddi yaşam sıkıntıları içinde..neyse durumu çok fazla dramatik hale getirmeyeceğim.. son sözüm şudur ki..olur da kornea'mdan(göz) faydalanan bir arkadaş olursa lütfen bana aşık olan kızlara bakıp da onları kendine aşık etmesin..ayıp ederler hakketen lan o kadar gözümüzü vermişiz aq..şaka şaka lan:)) bu yazıyı okuyan herkes versin olm bak organlarını..adamı hasta etmeyin..
9 yorum var - 26 Haziran 2008 20:24
Küçüktük, çok küçük.Seni ilk tanıdığımda pek de dikkatimi çekmemiştin.İlkokul son sınıfın arka sıralarında, hafta sonları çok konuşan basit bir kızdın sadece .Sonra yıllar geçti.Bir gün karşıma çıktın aniden.Ekşimiş ve eskimiş o arnavut kaldırımı sokakta bir kadın olarak yürüyordun bu kez karşımda.Bad Godesberg Park’ı denize sarılmıştı arkamızda.Ben henüz sana sarılmamıştım.Balıkçılar kahvesinde henüz hiç çay içilmemişti seninle.Erimemiştik küp şekerler gibi.Kaldırımlara inat tatlılaşıp yenilenmemiştik.Hiç öpüşmemiştik mesela perdebirunane Uzakçıl kafede.Dedim ya bir gün karşıma çıktın aniden.Kırmızı kemik çerçeveli gözlüklerin,kısa kıvırcık saçların,rengarenk uçuşan eteğin ve altına giydiğin kırmızı botların.Şaşırmış bir arnavut kaldırımı taşı gibi çakılı kalmıştım sokak ortasında.Hem de öylece...Ne kadar da güzelleşmiştin.Hiç bir şey diyememiştim.Zaten sen de beni görmemiştin.Öylece yanımdan geçip gitmiştin.O şehri ayağa kaldırmak istemiştim o an. Becerememiştim. Sonra birkaç yıl daha geçti aradan.Zaman zaman seni düşünmüştüm.Biliyordum.Bir gün benden haberdar olacaktın.Ve evet.İşte o an.Yine karşımdaydın.Mazisi bizde saklı bir binanın kantininde yanından geçip merdivenlerden aşağıya inmeye başlamıştım.Göğüs kafesimi tokmaklayan kalbimin sesini duyacaksın diye ödüm patlamıştı.Tam birkaç basamak inmiştim ki, arkamdan sesini duymuştum: -Ya bi bakar mısın? Dönmeden önce yüzümde yılların vakur bir gülümsemesi vardı.Dedim ya biliyordum, bir gün benden haberdar olacaktın.Ve işte o an gelmişti.Gülümsememi yüzümden ayıklayıp gayet ciddi bir şekilde sana doğru dönmüştüm.Ve sen bu kez: -Ya ben seni bi yerden tanıyor muyum acaba? demiştin. İşte böyle başlamıştı her şey.Sonra oturup konuşmaya başlamıştık.Aşkın ne olduğunu şimdileri hiç bilemezken o zamanlar her cümlemizde birbirimize aşık olmuştuk.Ve Balıkçılar kahvesi ve Uzakçıl kafe..Sana sarılmıştım..Seni öpmüştüm.. Şimdi nedenini hatırlamıyorum.Bu yüzüne baktığımda başımı döndüren kızı neden o yaz terk ettiğimi.Ben Ankara’yı kazanmak istiyordum.Üniversiteyi orada okumalıyım diyordum.Yatağı deniz kıyısında olan bir erkeğin aptal,altı delik,kayık hayalleriydi benimkisi. Sen de bana: -Lütfen bana içinde Ankara kelimesi geçen şarkılar söyletme..diyordun Bunlara gerek kalmadan nedensiz terk etmiştim işte seni. Hayat cidden tuhaf.Aynı üniversiteyi kazanmıştık sonra.Sen hukuk fakültesindeydin ben de gereksiz bir iktisat.4 yıl boyunca sadece 3 kez karşılaşmıştık.İlkinde ben küflenmiş kahverengi amfilerin önünde seni bekleyip bulmuştum.O geniş koridorlarda kimse kalmamışken yere oturup konuşmuştuk.Beni hiç tanımıyor gibiydin.İkimizde de gurur vardı.Telefonlarımızı almıştık.Ayrıldıktan sonra birbirimizi hiç aramamıştık.Diğer ikisinde seni görmezlikten gelmiştim.Yanımda biri vardı.Tam beni gördüğün anda yüzündeki bana gelme heyecanını suratında patlatıp kafamı çevirmiştim.Sahte bir öpücük yollamıştım yanımdakine. Yine yıllar geçti.Ve bir akşam üstü telefonum çaldı.Arayan sendin. -Benim...Nasılsın? Güya ikimiz de olgun insanlardık artık.Ama akıllarımızdan silememiştik birbirimizi bir türlü.Yılların gururu tepemizde biten saçlarımız gibiydi.Kestikçe uzayan.. Sirkeci Tren İstasyonunda bekliyordun beni.Yine yere oturmuş, bir elinde sigara bir elinde kitap beni bekliyordun.Çok eskiden Eflatun’u da seninle tanımıştım.Ve aylar boyu hemen hemen her gün görüşmeye başlamıştık.Neden bilmiyorduk birbirimize bile dokunamıyorduk..Yüzlerimize bakarken şehvani ateşler yakıyor sonra birer birer kül olup bitmesini izliyorduk.Sadece durup bakıyorduk birbirimize ve konuşuyorduk.Eski günlere nazaran yüzümüz biraz yaşlanmıştı.Seni ilk terk ettiğimde yaşlanan gözlerine de bensiz yıllar katlanmıştı.Ve Karaköy tünelinde bir akşamüstü 1871’den kalma bir öpücük öldürülmüştü dudaklarımda. O gün ilk kez sevişmiştik. Aylar geçti. Ve şimdi yine yıllar geçecek.Birbirimizi yine hiç arayıp sormayacağız.Buydu zaten.Aklımızda kalmamızın nedeni de buydu.Ve unutmadan.Şu söz sana mı aitti? -"Köle tüccarları kadar adiyim artık ve bir kölenin özgürlük aşkı kadar masum" O küçük kentte, iğnelenmiş hayatımın sarı kırılgan sandallarından sızan,koca deryada bir hiç olan yaşadıklarımın tüm istifraları, bu büyük kentte, seyirsiz onlarca alık balığa yem oluyor şimdi. Ve hiçbiri aklımda kalmıyor!!!
“Dün, sabah saatlerinde, Haliç Köprüsünün Eyüp ayağında, balıkçılar tarafından bulunan genç kadın S.K’nın cesedi yürekleri dağladı.Vahşet dolu bu cinayette tecavüze uğradığı anlaşılan 27 yaşındaki kadının cinsel organında,halk arasında sustalı olarak bilinen alet ile gerçekleştirildiği anlaşılan yüzlerce kesik ve katile ait meni izleri tespit edildi.4 aylık hamile olduğu öğrenilen 27 yaşındaki S.K, daha sonra katil tarafından boğazı kesilerek öldürüldü.Henüz 1 yıllık evli olduğu A.K olay yerinde sinir krizleri geçirirken,katilin bulunup bulunamayacağı merak konusu.” İstanbul/Perih Gazetesi
Üsküdar’dan kalkan vapur Balat iskelesine yanaşırken, elinde tuttuğu gazetenin üçüncü sayfasında kendi haberini okuyan katilin yüzünde pis bir tebessüm ve hayasız bir memnuniyet vardı.Haberin hemen yanında Haliç köprüsünde yaşanan, bir adamın sakat kaldığı ve ikiz kızkardeşlerin feci ölümünü anlatan haber dikkatini çekmemişti bile.Evvelki gecenin tüm adrenalini vücudunda sanki tekrardan dolaşıyor,ereksiyon halindeki penisine bakıp,işlediği cinayetin doruğunda kokuşmuş bir haz duyuyordu. …
İki gün önce Serda kocası Asrın ile girdiği iddiayı kaybetmişti.Zaman zaman birbirileri ile bu şekilde uğraşmak ikisinin de çok hoşuna gidiyordu.Kaybeden, Serda’nın Fatih’te oturan annesinin evine bir kaç küçük eşyayı almak için gidecekti.Serda merdivenlerden inerken, kocası Asrın’ın evden çıkarken onu öptüğü anı düşünüp bir yandan neşeleniyor bir yandan da iddiayı kaybettiği için tatlı bir sinir haline bürünüyordu. -‘’Ulan Asrın ben sana yapacağımı biliyorum’’ dedi içinden ve gülümsedi. Florance Nightingale hastanesinin önündeki caddeye çıkıp taksi beklemeye başladı.Hemen önünde hüngür hüngür ağlayan uzun sarı saçlı bir kadın gördü.Herkesin o an düşüneceği gibi ‘’neden ağlıyor acaba’’ diye düşündü.Gelen ilk taksiye bu kadının binmesine izin verdi Serda.Ve ardından gelen taksiye de kendisi bindi. -‘’Ne tarafa hanımefendi’’ -‘’Fatih,Karagümrük lütfen. Unkapanı köprüsü o gün en orospu göğüslerini salıvermişti dışarıya.Köprüye vardıklarında taksici: -‘’Bugün cumartesi hanımefendi.Gördüğünüz gibi trafik çok yoğun.İsterseniz Balat’tan gidelim’’ Serda’nın ağlayan kadına tanıdığı öncelik ve taksiciye verdiği cevap ‘’Peki’’, adım adım onu ölüme götürüyordu, ama onun bundan haberi yoktu.Haliç’e yaklaştıklarında taksicinin girdiği sapa yola -‘’Nereye gidiyorsunuz’’ demesinin ardından, Serda’nın yüzünde, taksicinin aniden koltuğunun yanından çıkardığı koca bir sopa patladı. Perih gazetesinin, okuması otuz saniyeyi geçmeyen haberinde yazan dehşet dolu anları Serda üç saat boyunca yaşamış ve sonunda boğazı kesilerek öldürülmüştü. Üç yıl sonra o sabah bankta oturan adam, her gün her sabah Balat sahilinde karısı Serda’yı düşünen Asrın idi. Birbirinden habersiz hayatlarına etki eden insanlar.Ne garip!!! Üsküdar’a taksiyi teslim etmek üzere arkasına bile bakmadan oradan ayrılan katil ise yine üç yıl sonra o sabah Behiç’in bacaksız vücudunu yerden kaldıracak olan Serhan idi.
Sosyomatta 3 farklı hesapla(biri bilinmez çünkü o çok sessiz bir hesaptı) 1,5yılını devirmiş bir üye olarak ben de bunun geyiğini yapmak istiyorum. Nedir sosyomat?Sosyomat yeni nesil bir sosyalleşme aracıdır veya insanın kendisine yakışanı giymesidir.İkinci kısmın aslında hiçbir gerçekçiliğinin olmaması beni onunla ilgili konuşmamaya itiyor.Ne gereksiz bir cümle kurdum.Neyse, birinci bölümden devam edelim.Şimdi çoğumuz eve geldiğinde öncelikle bilgisayarını açıyor dimi?Di?Heh yani bilgisayar driverlarını kendi kendine gözden geçirirken biz de o esnada ev ahalisiylen kısa bir vaay nabersizniz yeaa ev halkı şeklinde olması gerekenden fazla bir tebessüm ile odaya kapanma sürecimize dair bir sözleşme yapıyoruz.Evde tek kalanlar,ev arkadaşı ile kalanlar bu örneği kendilerine göre transpoze edebilirler.Transpoze ne aq demeyin zira bu yazının bir şarkının nota dizisi olmadığının da farkındayım.Nihayetinde bu kodumun bilgisayarını açıp büyük bir orgazmla sosyomata giriyoruz.(18 yaşında küçükler de okumayıversin)
Şimdi gerçekten de sosyomat bir yeni nesil sosyalleşme aracı mı yoksa yeni nesil bir *asosyalleşme aracı mı?Bu noktada bazı şüphelerim var.Çıkış noktam şudur ki:Gerçek hayatın yerini hiçbir sanal aktivite tutamaz.Bu benim düşüncem tabi.Zaten eğer sosyomattaki tanışıklıklarınız gerçeğe yani eyleme de dönüşmüyorsa bunu kesin olarak bir asosyalleşme aracı olaraktan tanımlayabilirsiniz.Asosyalleşme kelimesinin başına da o yüzden yıldız koydumdu.Bi yanlışlık yok!!Heh şincik bunların hepsini bir arada düşündüğümüzde bir karşılaştırma yapmamız gerekiyor.Bunu da basit bir model ile anlatmaya çalışalım.
Sosyomatta geçirilen zaman=X olsun Sosyomat kaynaklı eyleme dünüştürülmüş değerler bütünü=Y olsun (Y=kız arkadaş,manita,sevgili,eş,dost akraba,sosyal aktiviteler… ne ise)
Şimdi X ile Y arasında bir korelasyon söz konusu olmalıdır.X’e bağlı olarak ortaya bir Y değerinin çıkacağı şüphesizdir.Zira “”sosyomatta fotoğraf yüklemeden,ahkam kesmeden pek bir şey yapamazsınız”” önermesi de benim bu modelimi tutarlı kılan bir önermedir.Çok teorik açıklamalarda bulunmadan şöyle bir iki örnek girelim: Sosyomatta X saat takıldım ve bir kız arkadaş yaptım şimdi birbirimizi çok seviyoruz.(misal bu, optimum değerin üstüne çıktığını gösterir..öyleki X kaç olursa olsun ) Sosyomatta 3 gece takıldım 2 kadından/erkekten msn aldım(bu zaten modele uymuyor çünkü msn de hala sanal olarak kalıyor) Sosyomatta 5,5 ay takıldım bir mangal partisine gittim(adama gülerler aq)
Nihayetinde örnekler çoğaltılabilir.Burada önemli olan X ile Y arasındaki optimum korelasyona ulaşmaktır.Unutmayın!!Gerçek etkileşim içinde olan bir kadının veya bir erkeğin yaşadıkları daima onlara hastır.Ne erkeklerin kadınlara kendilerini beğendirmeye çalışması abazalık ne de kadınların bir erkek ile beraber olmayı seçmesi başka bir şeydir. Daha gerçek bir yaşam için sosyalleşme aracınızı optimum düzeyde kullanın. Tanışın,tanıştırın her daim gerçek olun..Saygı sunayım mı?Sundum hadi Saygılarımla…
Kardeşi Melek’in minik elleriyle işaret etmesi üzerine Sude: -‘’Aaa…Babacım…Bak deniz…’’dedi. Önce, seyir halinde olan arabanın arkasında oturan kızlarına, daha sonra da işaret ettikleri Haliç Denizine bakan bu iki küçük kız çocuğunun babasını tatlı bir tebessüm almıştı. …
Asım Bey, Balat Or-Hayim Musevi Hastanesinde ilk defa gözlerini açtığında 2 yıl sonra tekrardan bu hastanede ayılacağından habersizdi.Hafif aralanan gözlerinin arasından erkek kardeşini görür gibi oldu.Ve kardeşi: -‘Doktor Bey,Doktor Bey!!!’ diyerek odadan dışarı fırladığında Asım Bey, uyuşmuş beyninin içinde ‘’çocuklarım nerede’’ sorusunun cevabını bulmaya çalışıyordu. Asım Bey 50 yaşlarında bir öğretmendi.Eşi ile çok geç yaşlarda,yıllarca süren bir tedavi sonucu kavuşmuşlardı ikiz çocukları Melek ve Sude’ye.Henüz 5 yaşındaydılar.Asım Bey o gün kızlarını parka götürmüş ve onların huzurlu,neşeli hallerini saatlerce doyasıya izlemişti.Eve dönüş vakti geldiğinde ikisini de arabanın arka koltuğuna oturtmuş ,emniyet kemerlerini bağlamıştı.Edirnekapı mezarlığının içinden geçerek Haliç Köprüsü yoluna girdiklerinde Melek ile Sude, az önce geride bıraktıkları mezarlığın, sanki birkaç gün sonra birlikte uyuyacakları odaları olduğunu fark etmişler ve oradan geçerken birbirilerine dönüp gülümsemişlerdi.
Kardeşi Melek’in minik elleriyle işaret etmesi üzerine Sude: -‘’Aaa…Babacım…Bak deniz…’’dedi. …
-Çocuklarım!!!Onlar!!!Onlar nerede!!! Kardeşi ve doktor hızla odadan içeri girdikleri anda Asım Bey böyle bağırıyor, bir yandan ağlıyor,sinir krizleri geçiriyordu.Kardeşinin yüzündeki ‘’Melek ve Sude öldüler’’ ifadesini gördükçe daha da kötü oluyor ve iyice kendini kaybediyordu.
-‘’Aaa…Babacım…Bak deniz…’’
Asım Bey,gözünü yoldan ayırıp kızlarına ve ardından da Haliç Denizine baktığı tam o anda hızla bir köpeğe çarpmış, direksiyon hakimiyetini kaybetmişti.Ve o hızla, refüje öyle bir girmişti ki; havalanan ve taklalar atan araba karşı geliş şeridindeki başka bir arabanın üstüne binmişti. Hastanede polislerin;Melek ve Sude’nin kısa boylarından ötürü emniyet kemerine denk gelen boyunlarından iki parçaya ayrıldıklarını anlatmaları üzerine tekrar sinir krizine giren Asım Bey, diğer arabada bacaklarını kaybeden Behiç’in piç edilmiş yaşantısına dair en ufak bir şey duymamıştı bile.
Üç yıl sonra… Behiç, o hala cumbalı, o hala ahşap evinde kahvaltısına başlamak üzereyken,aynı saatlerde, Taşkızak tersanesinin paslanmış demir yığınları arasında, paslanmış hayatını arayan Asım Bey, beşinci şarap şişesini de denize fırlatmıştı.Uyuşmuş vücudunu takasına attığı anda birkaç hafta önce bileklerini kesip intihar eden karısı aklına geldi.Sonra kızları, Melek ve Sude.Ve hepsi, ve daha bir sürü bir şey karıştı aklının içinde.Sarhoşluk akılda bir zaman kaymasıydı gerçekten de.Motoru nasıl çalıştırdığını dahi hatırlamıyordu, ama yol alıyordu işte mavi orospunun içinde.Ve dümenin başında avazı çıktığı kadar bağırıyordu: -‘Ey orospu deniz!!!Ey orospu Haliç!!!Nasıl da piç gibi akıyorsun ayaklarımın altından.Acılar ulan,acılar diyorum!!!Acılar unutulur.Kahpedirler o yüzden,iğrençtirler.Sarhoş bir ağzın içinde yarım kalmış,leş kokulu ölümdürler.Gün doğmasa hiç.Bu lanet güneş vurmasa senin üstüne orospu Haliç.Maviliğinin bekaretini ben yine delerdim ulan!!!Yine delerdim bir gece vakti bu köhne sahili sıyırıp omuzlarının üstünden.Ah ulan orospu Haliç ahh!!!Senden piçler doğurabilirdim!!!Bak!!!Şuradaki köprüyü görüyor musun mavi orospu!!!Evet orada işte!!!Orada kaybettim ulan ben tüm umudumu,orada kaybettim…’(Ağlıyordu)
Asım Bey tüm bilincini kaybetmişti artık.Hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve bağırmaya da devam ediyordu.Kıyıda gördüğü bir kayalığa çevirdi dümeni.Artık yaşamanın bir anlamı yoktu onun için: -‘Çıkıyorum ulan işte,çıkıyorum senin vıcık vıcık kahpe içinden, seni adi mavi orospu!!!Onların yanına gidiyorum!!!Senin bekaretini de en derinden bir kez daha deliyorum.Kanlarımla yıkayacağım seni.Bu çarşaf denizini bir tutam utanç bulayacak kıpkırmızı.Ve sen bir daha hiçbir zaman, ‘bir çift minik elin’ işaret edeceği mavi bir orospu olamayacaksın.’ Bankta kendisine doğru yaklaşan takayı, ve içinde bağıran Asım Bey’i gören adam ile kadın ayağa kalkmış,ilk defa birbirlerini o anda fark etmişlerdi.Çok uzun sürmedi.Taka onların önündeki kayalıklara hızla çarptı ve önü paramparça oldu.Tam o anda Behiç yere düşmüş,Asım Bey’in kafası ise takanın cam penceresinden içeriye geçerek kana bulanmıştı. O gün Haliç’e sadece birkaç damla kan aktı.
‘Balat sahilinde bu her yanı tarih kokan,yorgun ama ahşap,cılız ama cumbalı eve taşınalı henüz üç ay oldu.Kırık dökük tek hayalimi de yanımda getirmiştim o zaman.Kimse bilmez bunu.Hiç çıkarmadım çünkü yerinden.Hemen arkamda, 1950’lerden kalma dayanıklı ve heybetli avizenin altında, kahvaltısı henüz kaldırılmamış masamın yanındaki sandıkta saklı o hayal.Kıvrıla kıvrıla uyuyor içinde.Ve sessiz,ve huzurlu,ve keskin..Uyuyor.’
Behiç, eve taşındığı günden bu yana,her sabah, kahvaltısını yaptıktan hemen sonra, çayını ve sigarasını alıyor, masasını öylece bırakıp evinin cumbasına geçiyor, pencereden, dışarıda akan değil,dışarıda duran hayatı seyrediyordu.Solunda, dökme demirden yapılmış yaşlı kadın Bulgar Sveti Stefan Kilisesini,sağında, uzaktan da olsa gözüken ve deniz üstü sere serpe uzanmış bir kadını andıran Un Kapanı köprüsünü,onun az ilerisindeyse, belki de başka bir kadının göğüslerinden, Beyoğlu tepesinden, kabararak parmak kaldıran Ceneviz ganimeti Galata Kulesini, her sabah aynı saatte büyük bir keyifle izliyordu.Tam karşısındaysa epeyce aralıklarla dizilmiş,gövdelerinden yukarılara çıkıldıkça dalları birbirine dolanan,yaprakları birbirine sokulan, hatta alenen sevişen ve hışırdayan kavak ağaçları vardı.Her biri birbiriyle sevgili bu ağaçların güzel vücutları arasından da,nemfomanlığı,aksiliği ve her an değişen ruh haliyle,gemilerin tecavüzüne engel olamamış,bin bir küçük sandala gönül kaptırmış, mavi orospu, Haliç Denizi gözüküyordu.
Her sabah aynı saatte..Her sabah aynı evde..Her sabah aynı cumbada..Aynı pencerede.. Kilise,köprü,kule,ağaçlar ve deniz..Aslında tüm bunlar onu saat 8:00’e kadar idare eden küçük ayrıntılardı.Ve saat 8:00’e yaklaştıkça heyecanı daha da artmaya başlamıştı.Çünkü bugün her şey daha farklı olacaktı.Ağaçların arasından gözüken, deniz kıyısına oturmuş o iki banka, hastalıklı,saplantılı gözlerini dikmişti yine.Bu eve taşınmasının ertesi gününden itibaren, iki banktan soldakine, her gün aynı saatte bir adamın gelip oturduğunu fark etmişti Behiç.İlk günler çok da önemsememişti.Ama günler geçtikçe ve adamın her gün aynı saatte aynı banka gelip oturması, Behiç’in onu, beyninin saplantısı haline getirmeye yetmişti.Adam her sabah elinde küçük bir kitap ile aynı banka saat tam 8:00 de oturuyor,elindeki kitabı okuyor ve saat tam 9:00’da oradan ayrılıyordu.Bu rutini Behiç, üç aydır, aynı evin aynı cumbasından izliyordu.Adamsa izlendiğinden habersizdi.Bugün her şey son bulacaktı.
Dün yardımcısı Serhan’ı arayan Behiç onun neden hala gelmediğini merak etti.Serhan 8:00’den önce gelmiş olmalıydı.Fakat saatin 8:00 olmasına sadece 5 dakika kalmıştı.Serhan geldiğinde ,birlikte, bankta oturan adamın yanına gidecekler ve Behiç onunla tanışacak, adama hikayesini soracaktı.Her gün adamı izlerken yazdığı ve onu kahramanı yaptığı hikayelerden bir kaçını da okuyacaktı belki adama. -“Serhan’a telefon etmeliyim.” diye düşündü bir an ve önce telefonuna sonra da banka baktı. Banklara doğru koşan ve birkaç metre kala duran kısa saçlı bir kadın göründü.Kadının hareketlerinde uzaktan da olsa bir telaş sezdi Behiç.Anlam veremedi.Çok ilginç.Tam üç aydır bu banklara bu saatte yalnızca bir kişi oturmuştu.Kadın da aynen bu ilginçliğe uydu ve sağdaki banka oturdu.Behiç şaşkındı.Şaşkınlığı geçmeden bu kareye, hikayelerinin kahramanı adam da girdi.Adam kadının orda olduğundan habersizmiş gibi,Behiç’in her gün gözlemlediği aynı sakinlikle kendi bankına doğru yürüyordu.Fakat o da ne?Adamın elinde bu kez kitap yerine siyah bir poşet vardı.Hava ne yağmurluydu ne de yağacak gibiydi.Adamın kitabı poşetin içinde duruyor olabilir miydi? İki ayrı bankta bir adam ve bir kadın.Adamın elinde bir poşet.Aynı evin aynı cumbasında Behiç.Behiç’in arkasında hayali saklı bir sandık.Serhan nerede? Behiç çaresizlik içinde, adamla kadını izleyerek Serhan’ı beklemeye başladı.Az önce Serhan telefona cevap vermemişti çünkü.Adamla kadın öylece oturuyorlar ve denize doğru bakıyorlardı.Behiç de onlara..Bir anda ikisinin de ayağa kalktığını gördü Behiç.Denizden bir takanın onlara doğru yaklaştığını fark etti.Taka, adam ile kadına doğru hızla geliyor ve duracak gibi de görünmüyordu.Adam ile kadın önce birbirlerine sonra hızla gelen takaya baktılar.Taka hiç hız kesmeden yaklaşıyordu.Behiç olup biteni anlamaya çalışıyordu.Tam o sırada taka bankların önündeki kayalara büyük bir hızla çarptı ve ön tarafı paramparça oldu.Adamın takaya doğru koştuğunu,kadının dona kaldığını gören Behiç elini pencereden uzatıp bir hamle ile kendini ileri attı ve fakat anında yere düştü. Olduğu yerden tam üç saat sonra eve gelen Serhan tarafından yerden kaldırılan Behiç üç yıl önce trafik kazasında iki bacağını da dizlerinden itibaren kaybetmiş bir yazardı.
Bu bir mizah yazısı değildir.Keza lirik de değildir.Sabır ve anlama arzusu içinde değilsen sana şimdiden ''hoşça kal''. 1930’lu yıllardaymışım gibi,çok büyük bir istekle kaleme almak istediğim, kelimeleri kafamda hengameler yaratan bu yazımın sonuna, hem kelimelerinden vazgeçemediğim, hem de anlatmak istediğimi tam olarak ifade edebilmek için küçük bir sözlük ekledim.Biline..
Asuman ve Cisim
Yere değen her bir cismin görünüşündeki muvazeneyi asuman tayin eder.Sinsi kaçak gölgelerini, vakur yaman duruşlarını,çelişkiye amade renklerini,düstursuz arz-ı hallerini..yani hepsinden doğan derun-i asayişi bizzat asumanın kendisi belirler.
Ve asuman; lafz-i garabet içinde sadedilane gözüken,aslı görünüşünden mütevellit bir cehennem bekçisi,görünüşü aslından saklanan bir cennet havarisidir.Şimdiye kadar kimsenin görmediği o mahrem,o karanlık,belki de en aydınlıktan da aydınlık yatak odasında sıklıkla üstünü değiştirir.Bir ressama kafayı çizdirir,bir heykeltraşa ellerini kestirir,bir kemaniye kendi taksiminde ruhunu yedirtir,bir şairi kendi mısraları içinde can çekiştirir.Asuman; faili belli cinayetlerin sinirleri alınmış sakin bir katilidir.Resmi muhteşemdir,heykeli şehvetli,bestesi nağmeli,şiiri namütenahidir.Evet...Asuman;bir cismi, ona elini sürmeden can çekiştirerek öldürür.
Kanunuevvelde asuman, muamma yatak odasında siyah mantolar giyer üstüne.Ve kar olur yağar her cismin üstüne.Huzur içinde olduğunu sanan hiçbir cisim üşüdüğünün farkına varamaz bembeyaz ve dingin kar örtüsü altında.Asuman yavaş yavaş nüfus etmeye başlamıştır.Muhtemelen sonunda cisme yazık olacaktır.
Nisanda asuman,muamma yatak odasında askılı,renkli elbiseler giyer üstüne.Ve yağmur olur yağar her bir cismin üstüne.Her cisim saç diplerine kadar ıslanmıştır.Garip bir ferahlık kaplar içlerini.Asuman yavaş yavaş tesir etmeye başlamıştır.Cisme yazık olması ısrarla muhtemeldir.
Temmuzda asuman,muamma yatak odasında ince tül gecelikler giyer.Ve güneş olur değer her bir cismin üstüne.Sevişirler sabahlara kadar kan ter içinde.Kendini her defasında kaybedip tekrardan bulmuştur cisim.Asuman artık ele geçirmiştir onu.Cisim için artık kurtuluş muhtemel değildir.
Teşrinisanide asuman, cismi izlemekle yetinir sadece.Cisim, ağacın dalında kurumuş bir yapraktır artık.Söz biter,yaprak düşer.Bunu bize sonbaharda rüzgarlar söyler.Bir fısıltı yayılır.Evet..Asuman kadındır..Bu cenaze ise bir medeniyetin tensel kandırmacasıdır.Cisim mi?Evet..Cisim; kandırılandır.Erkektir.
Asuman:Gökyüzü Muvazene:Denge Deruni asayiş:İç huzur Lafz-ı Garabet:Söyleniş tuhaflığı Sadedilane:Sade Namütenahi:Sonsuz Kanunuevvel:Aralık ayı Teşrinisani:Kasım ayı
Öyle orta karardayım az biraz da hüzün var üstümde diyorsan bu şarkıyı:
Yok yaa aslında biraz daha keyifliyim diyorsan bu şarkıyı:
Yaa ne alakası var benim zıpırlığım tam üstümde bugün diyorsan o zaman bu şarkıyı:
dinleyerek okumaya başla evlat
Uçurtmalar yaptıysan.. Uçan balon veya meşin futbol topu senin için lüks idiyse. Bir tane eline geçtiğinde, onu da ya havaya yada denize kaçırdıysan.. Bilumum karate ve vücut geliştirme dergilerine bakarken rüyalara daldıysan.. Yetinmeyip Bruce Lee resimlerini o dergilerden kesip uçurtmanın üstüne yapıştırdıysan.. Aptal görünümlü mınçıkalar yaptıysan.. İlla bir ninja kaplumbağa olduysan(ben mikelanjelo olurdum) Sana ‘’oğlum/kızım’’ git bakkaldan bir kalem pil al dendiğinde gidip bir kalem ve bir pil aldıysan,sonrasında evdekilerin makara konusu olduysan(tamam kabul ediyorum bu örnek çok spesifik bir örnek olmuş olabilir) En az bir William Tell yayı yaptıysan(malzemeler:söğüt dalı,bant,sicim,mandal ve tahta idiyse) Ufağım ama müzisyenlik de var bende deyip söğüt dalının kabuğundan düdük yaptıysan.. Artanları senin için baget olduysa ve bu hünerinle ilkokulda trampet takımının en arka sıralarında ancak dombalak davulcunun önünde yer alabildiysen.. 23 nisanda yağmurun altında ıslanıp ızdırap çektiysen İşlemediğin bir suç yüzünden yediğin dayağa karşılık suçsuz olduğunu anlayan öğretmeninin ‘’o zaman önceki yaptıklarına say’’ demesi ile farkında olmadan ilk Muhasebe dersini aldıysan(Alacaklılar hesabından düşülür) Küçükken bir sürü timsah amblemli tişörtün olduysa ve onun Lacoste olduğunu yıllar sonra fark ettiysen.. Annenin çok sinirleneceğini düşündüğün anlarda sana hiçbir şey dememesine şaşırdıysan ve hiç beklemediğin anlarda şaplak yediysen. Atari salonlarına girmeyi bir polisiyeye dönüştürdüysen Yaza hazırlanan lunaparktaki üstsüz balerini arkadaşlarınla dikizlediysen En az liseli bir kadına veya erkeğe aşık olduysan. Karasal yayına ,‘’UHF’’’ye,11 sistem televizyonlara hakimsen.. Şöhret,Yıldıza Ulaşmak,Skinovski..vb dizilerden haberdarsan. Oduncu gömleği,mandallı askı giydiysen.. Yıllar sonra fotoğraflarına baktığında ‘’Allah’ım ben böyle miymişim’’ dediysen.. Kocaman kaküller bıraktıysan… Limon suyunu yüzünü ekşitmeden veya ekşiterek saçına sürüp o kakül faciası kızlara çocukça aşık olduysan ve peşlerinden koştuysan..
Bunlardan en az biri veya birkaçı hayatında yer ettiyse.. Eklemek istediklerini yorum kısmına eklemekten çekinmiyorsan Ama hala başlığın:‘’mıtsım kırım madim kiya aaa ima ima yelo’’ ne anlama geldiğini çözemediysen hopörlörlerinin veya speaker’larının sesini aç ve sayfama gir derim.. http://chine-kop.sosyomat.com/ mory kante ağabeymize sevgiler…
sen el yazısıyla yazılmış bir şiirsin belki de bizim neslin alışık olmadığı yazdıktan sonra şaşırdığım koyacağım noktaları
ben usanmışım gülüm yorulmuşum... senden, altımdan demiyorum üstümden geçen tüm kadınlardan biliyor musun? artık hayatı kararında yaşıyorum 5. dublede kendime ''hoooooop'' diyorum mesela üzerine bir cigara yakıyorum engel olamıyorum alevleniyor sevdalarım dibine kadar içime çekiyorum... dışarı üflediğim lanet olsun! sen oluyorsun
bazen… sen… ben… bazen… sonu gelmeyecek bir cümlem ulan işte
piç oldu bütün kelimeler rakım mayıştı kadehte bütünlük yok tüm cümleler aheste neden biliyor musun sen yoksun sen yok
anasonlu cümlelerden ayıklıyorum adını ve mezesiz ve sensiz gözlerimin ortasına bir sofra kuruyorum dolan gözlerimin üstünden anlasana ulan! sana gemiler kaldırıyorum asi pankartlar açılıyor alnımda gözümden kayan gemileri gizlice kalbime akıtıyorum
biliyorsun dolu kadehlerin suçlusu boş kadehlerin sebebi ''sen'' biliyorsun kaçık bir denizin sessiz yakamozunda seni aradığımı kahpe olduğunu her kadın kadar biliyorsun
sana yazdığımı düşünüyorsun onlarca sen var senden kimsin sen bilmiyorum ama ben sana içiyorum kadın sana içiyorum sana içiyorum
halatlara sardım kalbimi sıktım dibine kadar yağmur aktı derinden ve uzun saçlı ve pembe yanaklı yüzlerce tabut fırladı içinden
evet ulan inadına bu gece ulan fora ediyorum tüm aşklarımı soruyorum hatta var mı itirazı olan ve yalan saçlı ve kahpe yanaklı tüm filikalar terki diyar eyleyecek çare aramadan adımı dahi anmadan ayrılacak hepsi göğsümün sol limanından
şimdi bu yüksüz gemide alabanda ellerim yavaşça kavrar titrek bir dümeni
bu seyrüseferde yiterse gözlerim imkansız da olsa alargada beklerim ve gizli saçlı ve gizli yanaklı kalbimde yüzlerce çukur telaşı şiirsiz pusulam denizkızını
-‘’Heaahh şu ıspanağın saplarından da çorba yaparım.Zaten biraz bulgur,biraz pirinç biraz da şehriye kalmıştı.Atarım hepsini düdüklü tencereye oh mis valla’’
Mutfağa en son gittiğimde annem kendi kendine bu sözleri söylüyordu.Annem doğal komik bir kadındır.İlkokul 3. sınıfa kadar olan okul yaşantısına rağmen benden daha fazla anıya sahip tam bir İstanbul Hanımefendisi dicem ama son kısma ben de güldüm şimdi.Canım benim..
Yüzümde aptal bi tebessümle odama döndüm.Geçen 10 dakika içinde bu sıkıcı sosyomat akşamında takriben 248 defa yenile tuşuna basmışımdır..Hesap makinesine gerek yok..Ben hesapladım..5 saniyeye ortalama 2 yenile tıklamasına tekabül ediyor.249.cu basışa nail olamadan cengaver annem odaya daldı ve: -‘’Chine gel oğlum..Ben hamurları açıcam sen de pişireceksin’’ dedi.. Hemen zıpladım tabi..Bu durumun bende birçok olumlu etkisi olacaktı..Biliyordum..Birincisi yemek yapmanın ciddi anlamda bir terapi etkisi olduğuna inanıyorum..İkincisi ve en önemlisi ise az sonra da anlayacağınız gibi annemin hayat dersleriydi..
Gözlemeyi nasıl pişireceğim konusundaki gerekli brifingi(briefing) aldıktan sonra elimde maşa ile ocağın karşısına geçtim.Aynen annemin dediği gibi önce tavaya biraz yağ sürdüm ve tavayı ‘’ne mal adamsın lan,senin gibi tava mı kaldı aq millet ne tavalar kullanıyor’’ gibi sözlerden sonra kızdırmayı başardım gibi bir espri yapacağımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.Ben hala az önce neden o kelimenin İngilizcesini parantez içinde yazdım ki düşüncesinin çelişkisini yaşıyorum.Hayır kelime zaten İngilizce ben yetinmedim bir de İngilizcesini yazdım..Amaaan neyse..Belki bunların olacağını o zaman tahmin etmiştim.Bu yüzden tavaya o anda harbiden sinir oldum ve ocağın altını sonuna kadar açtım.Artık hazırdık..
Gözlemenin Asıl Yüzü ve Huan Teorisi İtiraf ediyorum..İlk iki gözlemeyi tavaya attıktan sonra(tava büyük napiim) Huanın blog yazısı aklıma geldi.Adamın bir köfteden 4-5 köfte çıkarabilme becerisi vardı.Ama nedense bununla övünmeyip bundan kötü bir şeymiş gibi bahsediyordu.’’Acaba?’’ dedim kendi kendime.Ben de bunu becerebilir miyim?Sonra annemin ayacıklarındaki terliklerin büyüklüğü dikkatimi çekti.İçimden Huan’a küfrettim ve bu düşünceyi hemen oracıkta terk ettim. Zira ben bunları düşünene kadar ilk gözlemeler de çoktan pişmişti bile.Onları özenle çıkartıp başka bir tepsiye koydum.Üstlerine de yağ sürdüm..Ve ilk derse girizgah yapılmıştı..Annem: -Oğlum bunların asıl yüzünü yukarı doğru koyacaksın. -Anne ne asıl yüzü?Zaten iki tane yüzü var.. -Tavaya ilk koyduğun yüz asıl yüzüdür oğlum..Bak belli oluyor pişkinliğinden..
Evet.Teori gözlemenin asıl yüzünün yukarı gelmesi gerektiği ile alakalı idi..Ve bu, gözlemenin tavaya ilk konulan yüzünün asıl yüzü olduğu varsayımı ile de desteklenmişti.Huana az önce küfrettiğim için ve buun üzerine gönlünü almak maksadıyla bu teorinin adını da Huan teorisi koydum..İçimden güldüm..Küfretmedim..
İşleyen Demir Pas Tutmaz Düdüklü tencereler –özellikle 20 yıllık olanları- mutfak içinde önemli bir tehlike arz ederler..Fakat annem gibi cesaret abidesi kadınlara bu tür şeyler etki etmez.Yazının başında bahsettiğim, annemin ıspanakların saplarından arttırdığı ve bilumum diğer malzemelerle desteklenmiş olan yemek düdüklü tencerede pişmekte idi.Annem ocağa doğru yaklaştı.. -İstersen bunu alayım daha rahat çalış oğlum -Tamam sen bilirsin anne -Ama ya patlarsa=))(bi de sevimli sevimli gülmüyor mu) -E ben alayım bende mi patlasın anne??=))) Neyse düdüklü tencereyi kazasız belasız yerinden kaldırmıştım.Fakat ocağın o gözünün az yandığını gören annem şöyle dedi -Bak gördün mü ocağın bu gözünü az kullandığımız için tam yanmıyor..Eee işleyen demir pas tutmaz tabi..diyerek yan gözle de bana bakmıştı.
Basit Ama Öz Siyasi Bir Tespit Birkaç gözleme sonrası artık kendimi daha tecrübeli hissediyordum.Annem de bir yandan arkamdaki masada hamurları açıyordu..Akabinde şöyle bi soru geldi annemden.. -AKP hakkında ne düşünüyorsun.. Allah’ım şimdi de siyaset yapacaktık..Kontrolün annemde kalmasını sağlayarak şöyle dedim.. -Bilmiyorum anne ne düşüneyim.. -İyi mi düşünüyorsun kötü mü? Sonuca bu kadar direk giden başka bir kadın daha hayatımda görmedim -Bilmem ki anne.Sen ne düşünüyorsun.. -Ben kötü düşünüyorum..Osmanlı zamanından beri bunu yapmaya çalışıyorlardı..Şimdi her şeyi ele geçirdiler.. -…….=))
Fiyat Değerlendirmesi Kapsamında Kıt Kaynakların Optimum Düzeyde Kullanılması -Valla ıspanağa acımam da içine tulum peyniri koydum ya ona acırım. -Neden anne? -E oğlum tulum peyniri pahalı,ıspanak ucuz..Bunları yetirmek lazım Bir iktisatçı olmaktan utandım..Annem fiyat değerlendirmesi kapsamında kıt kaynakların optimum düzeyde kullanılması üzerine ders veriyordu adeta..
Yeşilci Pezevenkler Ben artık tamamen gözlemelere konsantre olmuş ve arada patlayanların içinden sızan tulum peynirlerini annem görmeden maşa ile sıyırmak ve çaktırmadan çöpe atmak suretiyle,en kalbi duygularla ciddiye aldığım bu işe karşı devasal bir gayret gösteriyordum ki annem: -Chine, oğlum bizim bu ocak neden yeşil yanmaya başladı.. -Belki İran’la alakası vardır anne.. -Doğru söylüyorsun..Dedim sana bu hükümet kötü diye..Yeşilci pezevenkler.. Anneme verdiğim bu Doğal Gaz ile en sonunda ona küfrettirmeyi de başarmıştım..Gerçek bir İstanbul Hanımefendisi=))
Matematiksel Bir Yaklaşım ile Sunulan Harikulade Bir Motivasyon Yöntemi Annem hamur açmaları bitirmiş sağı solu toparlamaya başlamıştı..Bense geride kalan henüz pişirilmesi gereken gözlemelere bakıyordum..Ve işte bir laf daha geliyordu..Bu kez hazırlıklıydım -Bak benim işim bitti ama şimdi geride kalan gözleme sayısı gittikçe azalacak çünkü artık yeni hamur açmıyorum.. -… Yani bıraksalar hatun orada artarak azalan ve sonra sadece azalan bir grafik çizecekti..Bir de bu bilgiyi benim motivasyonumu arttırmak için kullanmıştı..Bu hatun kesinlikle ve kesinlikle benden daha zekiydi..Bunu başka bi yerde söylediğimi de göremezsiniz..
İşletme Araçlarının Doğru Kullanılması Sonucu Elde Edilen Başarı Neredeyse gözlemelerin yarısından fazlasını başarıyla pişirmiştim..Ama bir tanesini yakmışım..Ve elbette bu annemin gözünden kaçmadı -Yakmışsın ulan!!! -Anne bi tane yaktım yaaa -Oğlum bak bu bir ekip işidir..Her şey doğru işlemezse sonuç kötü olur. O an çıldırmalıydım belki de..Annem bana resmen bir işletme dersi veriyordu..İşletme araçlarının düzgün işlemesi sonucu elde edilen başarı..Biraz sonra ağzından ‘’team sprit’’ diye bir şey çıkacak diye ödüm kopmuştu..Evet annem bizim mutfağın Gurusuydu..
Velhasıl kelam bu gece çok eğlendim.Gözleme kaldı mı diye soranlara hayır cevabını büyük bir üzüntüyle vermek zorundayım.Annen bir gün bize de yapar mı derseniz ‘’onu bilmem ama çok rahat küfredebilir size’’ derim..Şaka lan şaka..Yapar aq..
bu gece İstanbul’un üstüne abanan tüm yağmur tanelerinin içine kağıt gemiler iliştirdim.. yağdılar.. bu gece İstanbul’un sokaklarında yanan tüm lambalar birer tayfa idi kağıt gemilerin hepsi bir oldular.. aktılar.. bu gece İstanbul’un şuursuz mazgallarında yüzlerce kağıt gemi hüsrana uğradı.. boğuldular.. bu gece senin pencerenin önünden geçen iki kağıt gemi vardı üstüne ‘’müphem’’yazdılar... ağladılar..
ellerimin arasına aldım bu gece İstanbul’u ben ve seyrettim avuçlarımın arasında deli hengameyi ve soğuk.. ve yalnız.. ve üşümüş.. ve denize dönmüş sokaklar.. ve iki kağıt gemi.. düşündüm durdum.. neden bulamadılar birbirlerini..
kalbi rıhtımda çığlık çığlığa atan her liman sancıtıyor beni kalp taciri bir mavnayım ben demir atmaya öykünen tüm gemilerime kaptanı olarak bağırıyorum ‘’tornistan,tornistan’'
şu sıralar kısa süreli bilinç kayıpları, alkolik saatler, analjezik geceler, üstüne de piç yalnızlıklar yaşıyorum belki duymuyor belki görmüyor kesin be kez bilmiyorsun
sen benim parmaklarımın ucundaki nasırlarsın belki hatırlarsın telli çalgılar arasında kaybolurdu parmak uçlarım bir de göğüslerine değdiğinde ve o an ben makamsız nefeslerinde titrek senkoplar yaşardım
fakat emindim batı müziği değildi işte ne var n’olmuş tamam..kabul ediyorum ara sıra arabesktim sıkça türkü en çok da sanat müziği bizden biri işte bildiğin basit bildiğin bayağı ama ne yapayım seviyordum ben öyle yaşamayı
afakidir derler sevinçler yada yeryüzündeki tüm sevişler nasıl ömrüme kazıyabiliyordum sanıyorsun küçücük bir dokunuşu nasıl yıllar boyu saklayabiliyordum nasıl hatırlayabiliyordum şebnemmisal kokunu
şimdileri vapurlarda ayılıyorum martılara simit falan atıyorum param olduğu zamanlarda onları poğaçalarla besliyorum bana paryaymışım gibi bakma öyle onları tonlamaya turuncu ayaklarından ve kırmızı gözlerinden saçlarının rengini aşırmaya çalışıyorum
kibritin ucunda inadına hala evet ısrarla ve ısrarla yanarken fa dolaylarında diyez bir nota bir senin vücuduna bir de çalgılarıma yakıştırıyorum
‘’gezinmek’’ kadar güzel bir kelimeyi senin için cayır cayır yakıyorum
bir şarkı dinliyorum çalmayı beceremediğim ve senin, ve senin, ve senin, hiçbir zaman dinleyemeyeceğin
nerede olduğunu çok iyi biliyorum.. aynı yağmur burada da yağıyor..yağarken birbirine değmeyen aşık yağmur taneleri saçlarında sevişiyor..bense aşıklara gıcığım çoktandır..o yüzden bugün yağmura yakalanmadım.. nerede olduğunu çok iyi biliyorum... sen benim olmadığım yerdesin... bendeki susamışlığın nedenidir belki de 30 kere 'yenile' tuşuna basışım..halbuki dışarı çıkıp belki bi kaç damlayı yudumlamalıyım..aşık olmayı yeniden tanımlamalıyım ve dersler çıkarmalıyım kendime..becerebilirsem bir de üstüne aşık olmalıyım.. omuzlarım düştü yine, bakışlarım boşlaştı..gerçekle yüzleşmek ne zor şey..bir daha aşık olamayacağını bilebilmek.. yağmurlar sokak aralarından akıp gidiyor şimdi...karışıyorlar birbirlerine ve başka sokaklara yol alıyorlar..ben pencereden dışarı bakıyorum..seni arıyorum..bulamıyorum... yazdığım onca şeye bir anlam vereyim...ben her şeyden daha fazla anlamsızım bu gece..ve yağmurlu bu geceye iki anlamsız fazla gelir.. yazdığım onca güzel şeye vereceğin anlam şudur ki: adını bilmiyorum yüzünü bilmiyorum sesini kokunu bilmiyorum tenini gülüşünü anlatışını sevişini bilmiyorum aklımda kafiyeli bir sedasın sadece o da ……. penceremi açtım ve iki damla düştü içeri..yazarsan aşık olup bağlanacaklar..yazmazsan orada öylece kuruyacaklar..seçim senin..
bu şehre yağan tüm yağmurlar kalbimin mazgallarından taştı bu gece ve hiç bir kurtarma ekibi bu selden bir can kurtaramayacak elele bir yürüyüştü düşlenen ve ıslanan.. bense bir cama bile üfleyemedim.. senin beni anladığını sandığın anlarda ıslak ellerimle sana değemedim.. üzüntümü ve düşlerimi mazur gör..
ay düşecek şimdi gökyüzünden aşağı ..zifiri asfalt yolların üstüne toslayacak benim gibi..tam duracak gibi olacak sonra bi yokuşun ağzına gelecek...ve yuvarlanıp gidecek aşağı...belki senin yanından da geçecek…yağmura bulanacak sırılsıklam..belki bi parça da kanayacak...ayın parıltısı kalmayacak...biraz kan biraz yağmur biraz asfalt... ben bu gece kül rengi kanayan ve ıslak bir ayım..sanırım sana bi türlü bunu anlatamadım... beni anlamaktan uzaklaşıyorsun...tutulmuş bir gecedeyim ben...ve hepsi senin yüzünden ben ay diyorum,yağmur diyorum,kan diyorum asfalt diyorum...sen güneş diyorsun ışık diyorsun… şimdi bir tespit yapmalıyım..ama önce bir varsayım ortaya koymalıyım. varsayım: sen bu yazdıklarından daha iyisini yazabilirsin(varsayımdan daha kuvvetli bir kabul) ama öyle yazmıyorsun..ve ben şöyle düşünüyorum:bunun iki nedeni olabilir 1-ya sıkıldın 2-... hangisi? yazdıklarımdan etkilenmemek mümkün..önce bunu ortaya koymak lazım...sadece hayatı aynı frekansta yaşıyoruz..ben erkeğim sen de kadın...ikimiz de bir sarılışa hayır diyemeyecek kadar insanız...sana yazıyorum çünkü yazdıkça doyuyorum...ama hiç bir zaman artık tokum denmeyecek bir doyuş bu..sen bana yazdıkça daha da mutlu oluyorum...neden saatlerce ip atlar ki küçük kızlar..yada neden saatlerce top oynar erkek çocuklar..işte buradan bir kaç sonuç çıkartabilirsin...biz de kelimeleri seviyoruz.. elbette sadece bu boyuttan ibaret değil yazılanlar..tekrar söylüyorum ben erkeğim sen de kadın..düşünsene...her şey yolunda gitse..hiçbir olumsuz durum çıkmasa ortaya...birbirini görmemiş,duymamış,dokunmamış bu iki nevi şahsına münhasır insan tamam dese işte bu yaa dese...bilmiyorum ...ben ortaya nasıl bişey çıkar tahmin bile edemiyorum..her dokunuş mu yakar..her ses mi sarhoş eder..her görüş mü öldürür..gerçekten bilemiyorum...
çıkmazların içinde tepemde bir lamba,dört de duvar arıyorum...sokak lambaları gülüyor halime..kedilerin çoktan maskarası olmuşum bile..hangi kaldırım taşının altında sıcak bir bakış,yakan bir dokunuş var bilmiyorum..bu gece soğuklar içinde tir tir titriyorum...29 harfine bir kelime eklesen…ve o ben olsam..beni yanına alsan..üşümesem?
belki bir gün cumbalı evlerin ve cibali semtinin aşık olduğu balat sahillerine,belki bir gün turuncu ayaklı martıların istihkak mekanı eminönüne, belki de ağır küflenmiş taşlarıyla yaşlı binaları sırtında taşıyan karaköye karşı oturup yaşlılıktan ağarmış rakılarımızı yudumlarız beraber...senin cesaret etmeyi başabildiğin bir ''belki'' gününde..
son bir şey..
artık çok geç..
|
|